28 Ekim 2014 Salı

Kıramadığımız kabuk: Su akar yolunu bulur!

2006 yılı Ağustos ayı, Antalya Lara'dayım. 5 yıldızlı otelimde keyif yapıyorum. Şehir merkezini merak ettim ve bir taksiye atlayıp Antalya'da vakit geçirdim. Otele dönüşümü bir minibüsle yaparken, seyrek bir yağmur başladı. Minibüs bir yerde durdu ve otelimin az ötede olduğunu söyledi. Bende indim ve yürümeye başladım. Ancak yağmur her saniye şiddetini arttırdı. Az ötede olan otelime ne kadar yürüdüysem ulaşamıyordum.Yağmur suları 15 dk içinde birikmiş ve artık dizime kadar gelmişti. Yaklaşık 1 km sonra bir taksi durağı buldum ve otelime öyle dönebildim. Otelin lobisinde denizden elbiseleri ile çıkmış biri gibi yürüyüp, resepsiyondan anahtarımı alıp odama çıkmıştım. İşte Akdeniz'in yağmuru ile tanışmam o yıllara dayanır. Ne demek olduğunu, nasıl geldiğini, nasıl gittiğini bizzat tecrübe etmiş olanlardan biri de benim. Bunu anlattım çünkü biraz sonra aşağıda okuyacaklarınız bu hikayeden daha abartılı. 

Geçtiğimiz cumartesi (25 ekim), Antalya'nın Manavgat ilçesine ortalama 199.4 kg/m² yağış düştü. Antalya'da 50 yıllık istatistiklerde ekim ayı yağış ortalaması 78 kg/m². Normalin 2.5 katı daha fazla. Bu yağmurda yürüdüğünüzü ve evinize ulaşmaya çalıştığınızı düşünün bir an için! Yanda ki resme bakarak nelerle karşılaşabileceğinizi bir an için hayal edin! 

Aslında bunda şaşılacak bir durum yok. Yani yağmurun az veya çok yağması normal, fakat bıraktığı izler ve yaptığı etkiler karşısında, "acaba nasıl bir alt yapıcılık uyguluyoruz" diye sormadan edemiyorum. 

Antalya ile konuya başlamış olsam da geçtiğimiz hafta İstanbul, Manisa, Kırklareli, Muğla, Burdur da benzer durumlar meydana geldi. Televizyonlardan kapanan D-100 kara yolunun halini hepimiz gördük. Yol altında ki menfezin tıkanması ile tepelerden gelen sular yola taşmış ve yolu saatlerce ulaşıma kapatmıştı. Hadi buraya kadar da her şey normalmiş gibi kabul edelim. Bir alt yapıcı olarak beni en çok şaşırtan, bütün görüntülerde ya Polis yada İtfaiye den ziyade, dizine kadar çizmelerini çekmiş, yağmurluğunu ve baretini giyinmiş, emniyet kemerini beline başlamış, asıl konunun teknik muhatapları olan mühendis ekipleri hala böyle bir olayda, bir tek resim karesinde bile göremedim. 

Sert bir kış bizi bekliyor. Bu görüntüler ile bu yıl bir çok olayda karşılaşacağız gibi. Temennim "su akar yolunu bulur" alt yapıcılık anlayışının ciddi maddi ve can kayıplarına neden olmaması. Türkiye bir çok alanda kabuk değiştirdiğini iddia ederken, ilerlediğini, geliştiğini, büyüdüğünü iddia ederken, böylesine önemli ve insan hayatı ile direk irtibatlı alt yapıcılık konusunda "doğal afetçi veya kaderci" yaklaşımı hala kıramadığı gerçeklerle ortada.

Su akar yolunu bulur ama gün gelir o yolu evinin tam ortasından geçirir! 
Sevgiler...

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yvette: Güneydoğu Avrupa'da sel ve taşkınlar

"Yvette" adı verilen alçak basınç sisteminin neden olduğu aşırı sağanak yağışlar, 13-18 Mayıs tarihleri arasında Orta ve Güneydoğu Avrupa'da geniş bir alanı etkiledi. Aşırı yağışlar sonucunda oluşan sel felaketi. Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Romanya ve Slovakya'da 56 kişinin ölümüne neden oldu. Bu doğal afet, son 120 yılın en büyük sel felaketi olarak kayıtlara geçti.


2014 Yvette fırtınasının, Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar üzerindeki etkisini gösteren metrekareye düşen kg yağış miktarını solda görmektesiniz. Yaşanan taşkınların ana bölgesi, Hırvatistan ile Bosna-Hersek arasında sınırı teşkil eden ve Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da Tuna Nehri ile birleşen Sava Nehri ile Bosna-Sırbistan sınırının bir bölümünü oluşturan Drina Nehri bölgesi oldu. Şiddetli sağanak yağışlar 13-14 Mayıs'ta, Bosna-Hersek, Romanya ve İtalya'nın doğu bölgelerini etkisi altına aldı. Yağışlar bölge içinde sınırlı olsa da, daha sonra nehirlerin debilerinin hızla yükselmesi sonucu taşkınlar meydana geldi. Sonuç olarak, aşırı sağanak yağış en çok etkilenen bölgeler olan Sırbistan (Belgrad alanı) ve Bosna-Hersek'in kuzeyine düştü.



15 Mayıs günü Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ta yağış miktarı 1897 yılında kaydedilen en yüksek yağış miktarını geçti ve 205 kg/m² yağış düştüğü belirtildi.

Doğu Avrupa'nın en büyük taşkın havzalarından biri olan Sava havzası yaklaşık 96000 km² lik bir alanı kapsamaktadır. Sava nehri ise 990 km uzunluğunda, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Sırbistan olmak üzere toplam dört ülkenin sınırlarından geçer. Tuna üzerinden sularını Karadeniz'e boşaltan nehir, Tuna Nehri'nin sağ kolları içinde en büyük olanı, tüm kolları içinde ise Tisa'dan sonra ikinci büyük olanıdır. Bu nedenlerden dolayı, yakın çevresinde ki yerleşim alanları zaman zaman taşkın riski ile karşı karşıya kalmaktadır.

Drina havzası, dağları, engebeli coğrafyası nedeniyle, yerleşim yerlerinin seyrek ve nüfusun az olduğu bir bölgedir. Drina nehrinin genişliği 12-200m arasında değişmektedir. Nehir üzerinde Mimar Sinan'ın yaptığı 11 gözlü Drina köprüsü 16.yy ortalarından günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiştir.

Bosna-Hersek, sel felaketinde en büyük tahribatı yaşayan ülke oldu. 22 Mayıs itibariyle en az 27 kişi öldü, onlarca kişinin kaybolduğu duyuruldu. Selden en çok etkilenen yerlerden biri olan Maglaj'da kentin tamamı sular altında kaldı, bir camii ile birlikte bir çok ev yıkıldı. Şehre iki ayda düşmesi gereken yağış 48 saatte yağdı. Zavidovići kentinde bir köprü Bosna Nehri üzerine yıkıldı. Saraybosna'da ki Miljacka Nehri tarihinin en yüksek seviyesine yükseldi. Hrasno Donje köyü'nün Parići mezrası ve Kalesija kasabası toprak kaymaları sebebiyle altyapı ciddi zarar gördü ve birçok ev yıkıldı.

Sırbistan, Bosna-Hersek ile birlikte selden en çok etkilenen ülke oldu. 22 Mayıs tarihi itibariyle 25 kişi öldü 30.000 kişi tahliye edildi. Son 100 yıl içerisinde Sırbistan'ın başına gelmiş en büyük doğal afet olarak nitelendirdi ve ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edildi. Bunun yanında, 21-22-23 Mayıs tarihlerinde ulusal yas ilan edildi ve tüm Sırbistan bayrakları yarıya indirildi.

Malesef doğal afetler önünde hiç bir engel duramıyor. Bu nedenle bizlerin zamanla olan yarışı, maddi kaynaklar, politik riskler gibi nedenler ile ertelenmemeli, en kapsamlı mühendislik çözümleri, ortak aklın ve bilimin öncülüğünde geliştirilmeli ve uygulanmalıdır. Bölgedeki acıları yaşamış tüm insanlara geçmiş olsun, hayatını kaybedenlerin yattıkları yerler, onlar için rahat ve huzur olsun. Bu tür afetlerde can kayıplarını tekrar görmemeyi ümit ediyorum.

22 Mart 2014 Cumartesi

22 Mart Dünya Su Günü

Dünya'da suyun önemine dikkat çekmek için kutlanan Dünya Su günü bugün. Yaşamın ana kaynaklarından olan suyun, kullanılabilir suya ulaşmanın, temiz su elde etmenin, sağlıklı su içebilmenin önemini hatırlamamız gerektiğine dikkati çekiyor bu anlamlı gün. Gökten yağarak, denizden ve akar sulardan elde edilen değilde, toprağın altından çıkarılan bir değer olsa, paha biçilmeyecek, hiç bir ekonominin kaldıramayacağı bir değer olurdu su. Bir damlası bile boşa gitmesin diye kavgalar ve hatta savaşlar çıkardı sudan. O zaman "sudan bahaneler" deyimi bile olmazdı! Hatta bu deyim günümüzde anlamsız bile kalmaya başladı. Çünkü suyun bilinenin aksine çok değerli olduğu anlaşıldı. 1993 yılından beri, adına özel bir gün bile tahsis edildi, dikkatleri üzerine çekmesi için. 

Bu yılın teması Su ve Enerji. Bu kapsamda tüm etkinliklerin temelinde şu başlıklar öne çıkarılacak:

  • Su ve enerji arasındaki bağlantının bilinirliğinin arttırılması
  • Su ve enerji ile ilgili geniş katılımlı yönetmeliklere katkı sağlanması
  • Enerji sektöründe karar verici organlarına, su ve enerji temalı gelişimde daha büyük ekonomik ve sosyal gelişimin elde edileceğinin gerçek örnekleri ile sunulması 
  • BM kapsamında su ve enerji projelerinin ve yönetmeliklerinin kapasitelerinin arttırılması
  • Su ve enerjinin bağlantı noktasında tüm paydaşları tanımlamak ve gelecek gelişmeler için birlikteliklerine imkan sağlamak
Bu başlıkların içinde bireysel katkılarımızın bulunabileceği bir çok alan ve platform bulunmakta. Ulusal ve uluslararası düzeyde katkı sağlayabileceğiniz bu organizasyonlar, platformlar her kesimden insanın fikirlerine ihtiyaç duymakta ve katkılarına önem vermektedir. Özellikle sürdürülebilir su kaynakları, su tasarrufu alanında ilerleme kaydetmek için büyük bütçeler ayrılmıştır.

Dünya su gününüz kutlu olsun! Dünya su günü kapsamında facebook ta düzenlenen fotoğraf yarışmasında ödül alan fotoğraflarda biri, Photographer: Joseph Galea


14 Mart 2014 Cuma

Ekolojik fonlar, sıfır karbon, yavaş şehirler ütopya mı?

Geçtiğimiz ay (18-19 Şubat 2013), Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği organizatörlüğünde, yeşil binaların gerekliliği konusunu Türkiye'nin gündemine taşımak amacıyla, İstanbul 2. Uluslararası Yeşil Binalar Zirvesi düzenlendi. Dünya yeşil binalar konseyi, Eartheco Uluslararası, Kentsel arazi enstitüsü gibi önemli uluslararası temsilciler ve yerli akademisyen ve sektör temsilcileri zirve oturumlarına katıldı. 

Zirvenin sonuç bildirgesinde ön plana çıkan kavramlar arasında ekolojik fonlar, sıfır karbon, yavaş şehirler, yeşil bina sertifikaları ve devlet teşviklerinin arttırılması konuları dikkatleri çekiyor. Bu kavramların, sektöre ilgi duyan bir çoğunluğun arasında tartışılmış ve ortaya çıkarılmış olması, Türkiye'de yeşil tasarım vizyonuna yeni bir adım katmıştır. 

Ekoloji fonları, küçük-orta-büyük ölçekli çevresel problemlere maddi imkanların sağlanması amacıyla, dünyada çeşitli örnekleri bulunan, ancak pek yaygın olmayan bir fon sistemi olarak görünüyor. Yaygın bir ekoloji fon ağı ve yönetiminin henüz bir iş dalı olarak görülmemesi, finans ve ekonomi çevrelerinin bu fonları yatırım amaçlı olarak görmemesi, bu fonların istenilen düzeyde oluşmaması ve devlet kaynaklı teşvikinin yapılmamış olması konusunda ana engeller önümüze çıkmaktadır. Çevresel varlık yönetimli konusunda olduğu gibi, Türkiye'nin yeni tanıştığı bir iş kolu, belediyelerin, su ve çevreyle ilgili idarelerin hatta ilgili bakanlıkların çevresel değeri olan varlıklarının yönetimi konusunda uzmanlık paylaşımı getirmekte, çevresel değerlerde ki güncelliğini henüz sağlayamamış bürokratik ve hukuksal yapıya da hız kazandıracak bir alan olarak fırsat getirmektedir. Böylece, çevresel varlık değerlerine, devletin bürokrasisinden daha öte bir gözle bakacak olan uzmanların, ekolojik fonların da gelişmesine ön ayak olacağını önümüzdeki yıllarda görebiliriz. Çünkü yeşil binalar misyonu gibi, ekolojik fonların, finansal açıdan karlı olacak yatırımlar olduğu, öncelikle bankacılık ve finans sektörü için bir yatırım aracı olarak görüleceğinden eminim. Bütün bu ayakların yerini alması ile toplumun çevre varlıklarının değerleri üzerinde ilgili ve bilgisi kat kat artacaktır.

Sıfır karbon, özellikle fosil yakıtları kullanan ülkelerin çok uzağında görünen bir hedef gibi algılansa da, 21.yy da enerji çeşitliliğinin getirdiği bir takım çevre avantajları ile ülkemizde mikro ölçekli yatırımların başladığını söyleyebiliriz. Bu konuda da başı çeken Amerika, kentsel ölçekte (100.000 hane ve üzeri) güneş enerjisi tarlaları oluşturarak, enerji kaynaklı karbon salınımlarının önüne geçebilmektedir. Avrupa'da Danimarka, Hollanda, İsveç, İspanya ve İtalya gibi ülkeler de sıfır karbon hedefine yaklaşmak için mimari tasarımlarda enerji faktörünü ön plana alarak, eski ve yeni binalarda enerji verimliliği yönünde yatırımlar yapmaktadır. 

Yavaş şehirler (citta slow) tanımı, şehirlerin "fast food" kültürüne aykırı bir bir akımın sadece yemek anlamında değil, yaşamsal etkinliklerin de "yavaş" yani şehirlerde bireyin tüketimini gereğinden fazla arttırmadan, bu çizgiye oturtulabilecek bir kavramı temsil etmektedir. Yavaş şehir manifestosu olarak görülen 6 grup altında toplanmış 55 maddelik bir çerçeve bulunmaktadır. Ana başlıklar; çevresel politikalar, altyapı, kent dokusunun kalitesi, yerel üretim ve ürünlerin teşviki, misafirperverlik ve toplum & yavaş şehir farkındalığı olarak kategorize edilmiştir. Bu maddeleri okuyunca, televizyonda bu günlerde moda olan 80'li ve 90'lı yılların dizileri göz önüme geldi. Her şeyin ne kadar yavaş ve yerelleşmiş olduğu...

Bu kavramların bilinirliği arttığı zaman, yaşamına özen ve ilgi gösteren her birey, kentini ve yaşam alanını güzelleştirmek isteyen her toplum fayda getirecek bilgileri üreterek, yeşil binalar misyonuna ve ötesine geçecek bilinci mutlaka ortaya koyacaktır. 

3 Ocak 2014 Cuma

St.Petersburg Vadakanal Altyapı Su Müzesi-2




Soldaki resimde gördüğünüz, kare cam plakalardan, üst üste sıralanmış helezonik cam yapıt, St.Petersburg'da, 1721'den günümüze kadar meydana gelmiş taşkınların kronolojik olarak sıralandığı bir anıttır. Vadakanal müzesi içinde, alt kattaki eski sarnıç bölümünde sergileniyor. Sanırım anonim bir çalışma, herhangi bir sanatçıya ait değil. 


Bu yapıtı görünce, aklıma bu kadar taşkın nasıl olabilir, mümkün mü diye sorular geliyor. Gidip yakından incelemek ve tek tek hangi tarihlerde, kaç metre su yükselmesi gerçekleşmiş göz atmak istedim. 







1.61m, 3.24m, 2.84m...Bu rakamlar çok korkutucu geldi. İlk başta inanmak istemesem de, müze içinde gördüğüm resimler, resmi kayıtlar ve videolar, her şeyi kanıtlar nitelikte ziyaretçilere sunulmuş.



Ve işte o büyük taşkın günü...
Tarih 19 Kasım 1824. St. Petersburg şehri 4.21m yükselen suların altında!